Güm güm,
Güm güm…
Bunlar taraftarların salondan gelen sesleri değildi. Bunlar kabinin yerinden çıkacakmışçasına atmasının sesiydi. Altyapıdan yeni çıkmıştı ve sonunda hep tribünden destek verdiği takımına, şimdi sahada destek olacaktı. Hayalleri gerçekleşiyordu, birkaç dakika sonra sahaya çıkacak ve ağzına kadar dolu olan salonda ilk A takım maçına çıkacaktı. O şehrin çocuğuydu ve şimdi ailesi, arkadaşları, komşuları ve akrabaları oradaydılar ve o bembeyazdı. Takım kaptanı, omzuna elini attı ve gülümseyerek, “sen benden iyi durumdasın, ben ilk sahaya çıktığımda yere düşecektim” dedi. “Ağabey benimde dizlerimin bağı çözüldü çözülecek” dedi genç delikanlı.
Eşofmanının üstünden kalbinin atışını izliyor gibiydi. Bu düşünceler içinde koridorda daire yaptılar ve kaptan, “beyler ilk maçımız ve kendi evimizde iyi başlayalım iyi gidelim, yeni sezon hepimize hayırlı olsun, haydi çıkalım oynayalım” dedi, takımlarının ismini haykırdılar ve o hayatı boyunca unutamayacağı sahne gerçekleşti, alkışlar arasında sahaya çıktı.
Sanki bütün şehir onun kalbinde atıyordu. O an sahada her şeyi yapabileceğini düşünürken ilk turnikesini kaçırdı. Kaptan hemen arkasından geliyordu ve “devam et kardeşim takılma” dedi. İyi ki böyle bir kaptanı vardı. Yarı sahaya koşup geri dönerken ailesini gördü tribünde tezahürat yapıyorlardı. O zaman tekrar anlamıştı ki o şehir gibi o salon da onun eviydi.
Ve anons anı gelmişti önce rakip takım tanıtılmış ve şimdi ise sıra kendilerindeydi. Her isimde salon yıkılacak gibi oluyordu ve kendisinin ismi okuduğunda salonda yer yerinden oynadı, o şehrin çocuğu artık A takımdaydı.
Maç başlamıştı ve evlerinde dolu tribünlerde güzel bir oyun ortaya koyuyorlardı. İkinci periyodun ortalarına doğru antrenör adını söylediğinde kalbi duracaktı. Uçarcasına değişme sandalyesine gitti. Sahaya girerken oyundan çıkan ağabeyin eline “çaktı” ve işte sahadaydı. Bütün gözler üzerindeydi biliyordu. Antrenörünün kendisinden ilk olarak savunma yapmasını istediğini biliyordu ve bütün enerjisini savunmaya vermişti. Hiçbir şey duymuyordu ta ki o şutu sokana kadar. Salon yıkılacaktı, evet genç oyuncu, şehrin gözbebeği sayı atmıştı. O gün saha da 5 dakika civarı kalmıştı. Mola alındı, koşarak kenara geldi ve oturdu. Antrenörü gülümseyerek başını okşadı ve “aferin evlat, görevini yaptın, değiştin” dedi ve başını okşadı. Ağabeyler sırtını sıvazladı, eline “çaktılar”…
Maçı kazanmışlardı, taraftarlar onları tribünlere çağırmıştı ve onları alkışlıyorlardı. Gurur ve sevinçten yüzü gülüyordu. Soyunma odasına girdiler, antrenörleri çok kısa bir konuşma yaptı, toplanıp takımlarının adını söylediler ve herkes duşlara gitti.
O ise oturmuş ağabeylerini izliyor ve dinliyordu. Kimisi başını okşuyor, kimi sırtını sıvazlıyordu. Duşunu alan odadan çıkıyordu. En son oda da kendisi ve kaptan kalmıştı. Kaptan’da odadan çıkarken arkasını döndü ve “çok çalışmalısın kardeşim, yolun çok uzun ve bu sadece bir maç” dedi.
Salondan çıktığında “büyük” bir taraftar grubu kendisini bekliyordu, ailesi, akrabaları ve arkadaşları. Hepsine sarıldı, arkadaşları “görüşürüz” diyerek ayrıldılar, akrabalar tebrik ederek ayrıldılar. Baba, “bu gece dışarıda yiyelim bu günü kutlayalım” dedi. Ailecek çok güzel bir gece geçirdiler.
Sabah olduğunda annesi kahvaltı için oğlunu uyandırmak için odasına gittiğinde, oğlunun yatağını topladığını ve yatağının üzerinde bir not buldu…
Sabah genç takım idmanı başlamak üzereydi, antrenörün yanına gitti, “koç bugün A takım dinleniyor, izin verirsen idmana girmek istiyorum” dedi…