Soyunma odasında kendini sıcak suya teslim etmişti. Gözyaşları akan suya karışıyordu. Koç odada konuşurken, arkadaşlarını kendisini teselli ederken, boğazı düğüm düğüm olmuş, gözyaşları gözünü esir almış ama bir damla akmasına izin vermemişti.
Nasıl olurdu? Titremez dediği elleri nasıl olurda titrerdi? O faul atışlarını nasıl kaçırırdı? Koç takım içinde ona, “kaldır başını kardeşim, o faul atışına gelene kadar ne pozisyonlar var” demişti. Ama bu sözler, arkadaşlarının tesellisi yetmiyordu onu avutmaya.
Koç soyunma odasından çıkar çıkmaz, havlusunu alıp kendisini duşa atmıştı. Formasını duşta çıkartmıştı, bandajını kesmemişti bile. 20 dakika sonra soyunma odası tamamen boşalmış, en son takımın masörü ve malzemecisi odaya girmiş ve “ağabey bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormuşlardı.
Şimdi soyunma odasında tek başına kalmıştı. Suyu kapatmadan duştan çıktı, çantasından telefonunu çıkarttı, cevapsız çağrılar ve birkaç mesaj vardı. Bandajını kesti ve ellerine baktı. O sırada ağzından şu cümle tekrar edip duruyordu, “ikide sıfır, ikide sıfır, ikide sıfır, ikide sıfır…”
Salondan çıkarken bir genç takım antrenmanı vardı. O geçerken hepsi hayran hayran ona bakıyorlardı. Hepsi ileride onun gibi olmak istiyorlardı. Yüzüne bir tebessüm maskesi taktı ve salondan çıkana kadar maskesini kaçırmadı.
Arabasına giderken, sanki herkes kendisi bakıyor gibi hissediyordu. Annesini aradı, onun sesini duymak, kendisini her zaman mutlu etmişti. Annesi oğlunu çok iyi tanıdığı için maçın skorunu sormadı. Bugüne kadarda hiçbir zamanda sormamıştı. Telefonu kapatırken annesi ona, “oğlum sakın üzülme” demişti. Ana yüreği işte…
Evine girdiğinde telefonunu kapattı. Kendisine sert bir kahve hazırladı. Nice son saniye basketinde imzası vardı. O faul çizgisine defalarca gitmişti ve her gidişinde kendinden hep emin olmuştu.
Play off ilk turu ilk maçı ve onun ellerinden kayıp gitmiş ve takımı seride 1-0 geriye düşmüştü. Bütün gece sadece müzik dinlemişti. Sabahın ilk ışıkları ile evden çıkmıştı. Saat 10.00 olduğunda, arkasından bir ses geldi, “ağabey affedersin, biz yarı sahayı kullanabilir miyiz?”
Sabah 07.00 civarı salona geldiğinde salonda, güvenlik görevlisinden ve nöbetçi salon personelinden başka kimse yoktu. Salon personelinden kendisine pas vermesini rica etmişti ve arkasından gelen sesi duyana kadar saatler boyunca o faul atışını kaçırdığı potaya, faul atmıştı.
“Tabii ki, hatta izin verirsen bende idmanına katılmak isterim” demişti. Minik takım antrenmanı vardı ve hem kendisi hem çocuklar ve hem de antrenör için çok neşeli bir idman olmuştu. Antrenman sonrası bütün sporculara meyve suyu ısmarlamış ve evine dönmüştü. Öğlen güzel bir film izledikten sonra kendini gerçekten iyi hissetmişti.
Haftaya başladığında tüm takım onun hazır olduğunu hissetmişti.
Haftalar sonra aynı sahnenin tekrarlanacağını kim tahmin ederdi ki? Ama olmuştu ve o yine çizgideydi. Hakem topu verdiğinde, aklına sabah salona geldiği ve çocuklarla idman yaptığı o sabah geldi. İlk atışı çembere giderken acaba kimler ne düşünüyordu?
İlk atış başarılı olmuştu ve beraberlik için ikinci atışında başarılı olması gerekiyordu. Omuzlarına binen yoğun yükten kurtulmak için nefesini verdi ve atışı kullandı.
Sonuç ne mi oldu? Bilmem… Sanırım bazen sonları okuyanların yazması gerekiyor. Sen o çizgide olsan ne olurdu? Sen o atışı izleyen takım arkadaşı olsan ne hissederdin? Sen o atışı izleyen rakip takım oyuncusu olsa ne olurdu? Sen atışı yapan takımın antrenörü olsan ne hissederdin? Sen rakip takımın antrenörü olsan ne hissederdin? Sen atışı yapan takımın taraftarı olsun ne hissederdin? Sen savunma takımının taraftarı olsan ne hissederdin?
Ne kadar çok “son” var. Kendi sonunu yazman eminim gerçek hissiyatını yansıtacaktır. Bazen okumak yerine yazmak gerekir. Haydi o zaman senin atışın sayı oldu mu, yoksa kaçtı mı?
Faul Atanın Hikayesi